Bir İhtiyar, Bir Köpek ve Fran Lebowitz

tarafından Kirpi
incelikler-bulten-aposto-mayis

Şahane Okur,

Günaydın. Bu hafta zarfta bir uzun öykü, bir kılavuz ve Fran Lebowitz var. 

#Derinlik

  • Her gün yeni örneklerini gördüğümüz ekolojik felaketin veya dünyada aşırı sağcı hükümetlerin görkemli yükselişinin ışığında eski bir kavramın güncellik kazanışı: Kültürel Kötümserlik (506 Kelime)
  • 1920’den 2020’ye pandemiyle başlayan iki yılın arasındaki karanlık çağın estetiği, müzik ve edebiyat üzerinden değerli bir okuma (4114 Kelime)
  • Kumaş desenlerinde Afrikalı kadınların sesi, evrensel ve bireysel hikâyeler (2015 Kelime, İng)

#Esin

  • Üzerimize kıyafet gibi geçirdiğimiz suretlerden kurtulma dansı (2 Dakika)

#GüneBaşlamaŞarkısı

  • Ayna karşısında kendimizle yaptığımız motivasyon konuşması: Hero

Yazan: Nureddin Türk, Çizen: Tubeklon


Varoluş İnadı: Günler, Aylar, Yıllar

gunler aylar yıllar-jaguar-incelikler.JPG

Bir kitabı okumaya nasıl karar veririz? Kitap eklerindeki kısa tanıtım yazılarından, zevkine güvendiğimiz dostlardan, filmlerde ya da yine bizzat başka kitaplarda gördüğümüz referanslardan mı? Arka kapak yazısı ne kadar ikna edici olabilir? Bir kitapçıya gittiğimizde elimiz tanıdık yazarlara veyahut tanıdık yayınevlerine mi uzanıyor hep? Okuduğumuz kurmacalar kadar kitaplarla kurduğumuz ilişkilerin de söz etmeye değer hikâyeleri var. Bazı rastlantılar, bazı karşılaşmalar ilk aşk gibi, ansızın, çabasız. En sevdiğim yazarlardan Jeanette Winterson’la tanışıklığım bir arkadaşla sözleşip, ikimizin de kitapçıda ilk gördüğümüz ve asla okumayacağımızı düşündüğümüz romanları alıp eş zamanlı okumamızla alakalı. O arkadaşımla görüşmüyoruz ama Jeanette Winterson’ın yazdığı herhangi bir kitabı iki dakika düşünmeksizin cebe atarım şimdi. Yayınevleri de öyle değil mi? Jaguar’ın çevirilerinin hangisi hayal kırıklığına uğratmış ki şimdiye kadar -beklentinin garip bir şekilde artırıldığı romanlar hariç. 

Günler Aylar Yıllar‘ın arka kapak yazısını kitabı bitirdikten sonra okudum, oradaki “varoluş inadı” vurgusu, kitap için en doğru tarif olsa gerek. Yayınevine güvendiğim için hakkında önceden bir şey bilmeye gerek duymamış, aksine bu yeni kıtanın kendisini bana tanıtmasını istemiştim. Geriye dönüp baktığımda yaşını başını almış ihtiyarın yaşamaktan vazgeçmeyişi, en çaresiz kaldığı anda kendi yaşamından sonrası düşünüşü, hep aynı inatla ilgili, var olmakla. 

Kıtlık zamanları. Kuraklık bütün yeşillikleri, bütün canlıları ezip geçmiş, herkesi göç etmeye zorluyor. Yetmiş iki yaşındaki ihtiyarla kör köpeği bir mısır fidesinin filizlenmesini onun başında bekleyerek, açlıkla, sıçanlarla, kurtlarla ve susuzlukla mücadele ediyor:

“Kör, dedi ihtiyar, ikimiz birlikte yaşamalıyız, ne dersin ha? Biriyle birlikte yaşayınca hayatın tadı da bir başka oluyor be. Köpek onun avucunu yaladı.” (105 Sayfa)


Düğün Sezonu Özel: Bekarlık Sultanlıktır Rehberi

incelikler-tubeklon-kedi-köpek-illüstrasyon.JPG

Sulhi, sıradan kelimeler için afili ve efsunlu tanımların yapıldığı o radyo programına bağlanıp şöyle demişti bir keresinde: “Yalnızlık mı? Milyarlarca insanın adı geçiyor bu bahiste!” İçine doğduğumuz toplum, ailemiz, yaşadığımız çevre, tükettiğimiz medya içerikleri yalnız yaşamı dışlayıp bir başkasını/başkalarını daha hayatımıza eklemeyi öğütlüyor. Oysa yalnızlar daha kalabalık. Dışarıda tek başına yemek yemeyi yadırgayan gözlerin en basit dişlilerin olduğu bu baskı aracı, evlendikten sonra kaç çocuk yapacağına kadar karışıyor. Yetmez ama üç. Öyle bir pompalama ki durup düşünüp ben bu evi bu yatağı bir başkasıyla paylaşmayı, alışkanlıklarımdan ideallerimden feragat etmeyi gerçekten istiyor muyum diye sormaya bile fırsat tanımıyor. Elbette bu çarklı en çok da kadınlara karşı işliyor, dakika tutuyor. Kimsenin hayatına kimse karışamaz diyerek ve mutlu mutsuz tüm çiftlere selam ederek, yalnız kalma rehberi: 

  • Etrafımızdaki çiftlerin değil, yalnızların, bekarların hayatına odaklanmak
  • Bir partnerimizin olmamasının hangi yollarla ruh halimizi etkilediğinin ayırdında olmak
  • Yalnızlığı benimseyip bunu bir meydan okumaya dönüştürmek
  • Kendi başımıza yaptığımız aktiviteleri çeşitlendirmek ve artırmak (Araştırmalar insanların tek başına yemek yemekten, sergi gezmekten aldığı hazzı hafife alarak yanıldıklarını gösteriyormuş)
  • Geçmiş ve gelecekle ilgili rasyonel bakış açıları geliştirmek: Mazide kalmış ilişkilerin zihnimizde güzelleşen yanlarına odaklanmak yerine neden olmadığı üzerine yoğunlaşmak, karşımıza çıkacak doğru kişiyi hayal etmekle vakit kaybetmemek
  • Kötü geçen bir buluşmadan sonra, buluşmanın kötü geçtiğini kabul etmek ve kendimizle ya da hayata bakışımızla ilgili derin sorgulamalara girişmemek
  • Yaşamımızı değerli kılan gayelerimizi sorgulamak ve hayattan beklentilerimiz üzerine yoğunlaşmak, bir ilişki içindeki herhangi bir insana göre daha fazla zamana sahip olmanın getirisini yeni beceriler, yeni hevesler edinmek için kullanmak (4315 Kelime, İng) 

Yalnızlık üzerine açılan bu bahise Elmira Zenger’in çiftlerin yaşamı ve birlikte kurdukları dünya üzerine derinlikli bir yazısıyla devam edilebilir. Çünkü “çift” ilişkideki bireylerden bağımsız, aksine bireyleri de değiştiren yepyeni bir olgudur:

“Çift olmakla beraber içine girilen ve geriye kalan herkesi dışarıda bırakan bir çember vardır. Bu çember adeta Kadıköy’deki dershane binaları gibi aynalı ve içeriyi göstermeyen camlarla kaplıdır. Böylece Çift’in yaşadıkları (onlar göstermek istemedikçe) dış dünya tarafından görülmez ve Çift ona yansıtılanın ötesinde bir şeyi geri yansıtmaz.” (1268 Kelime)


Tanısan Seversin: Fran Lebowitz

Kovboy çizmeleri, kot pantolon, kalıplı bir ceket, içinde beyaz gömlek… Hedefe kilitlenmiş bir kadın, yüzünde anlaşılması güç bir ifadeyle yürüyerek bir bara giriyor, Martin Scorsese’nin karşısına oturuyor. Tanıştırayım, Fran Lebowitz. Onu kesinlikle tanımanız gerek! Onu anlatmak zor. Bir yazar, konuşmacı, eleştirmen, zamanın ruhunu yakalayan, ânın fotografını çeken biri.

1950 yılının sonuna doğru New Jersey’de Yahudi bir ailenin ikinci kızı olarak dünyaya gelir. Kafasını kitaplardan kaldırmadığı çocukluğu, bulunduğu mekâna ait olmama hissi ile geçer. Okuldan atılıp lise mezuniyetini dışardan tamamlamasının ardından New York’a taşınmaya karar verir. Porno yazarlığından taksi şoförlüğüne kadar pek çok farklı mesleği yaptığı (ancak garsonluğu ısrarla reddettiği) ilk yıllarının arkasından yazarlık kariyerine başlar. Küçük bir dergide çalıştığı dönemde Andy Warhol ona Interview’da bir pozisyon sunar ve işte Fran Lebowitz, 70’lerin kültür sahnesine adımını bu şekilde atar.

Lezbiyen kimliğini açıkça yaşayan, LGBTQ+ sanatçıların New York’un kültür sanat yaşantısına katkılarının erken dönemlerden itibaren altını çizen biri Lebowitz. 1980’lerde ABD’de AIDS epidemisi sırasında, kentin en ilginç sakinlerini kaybettiğini, devletin bunu açıkça görmezlikten geldiğini açıkça söyleyenlerden. Kapitalizmin ve soylulaştırmanın New York kenti ölçeğinde etkilerini, kitapları ve yazılarıyla kayıt altına alıyor. Ve çok komik biri! Bütün ciddiyetiyle komik. Onun mizahı, gözlemleri, kelimeleri ile çizdiği resim; insana hem görmediği bir kenti tanıyormuş hissini veriyor, hem de sistemin yarattığı sorunların her yerde aynı olduğunu bir kere daha vurguluyor.

Kim Sever: Büyük şehir sakinleri, New York hayranları, 60’lardan 90’lara nostalji tutkunları.

Nereden Başlamalı: Fran Lebowitz’in külliyatı kısa: Metropolitan Life (1978) ve Social Studies (1982) kitaplarının yanısıra Martin Scorsese ile çektiği Public Speaking (HBO – 2010) ve Pretend It’s a City (Netflix – 2021) belgeselleri temel kaynaklar. 

Bir kere tanıyınca, çok seveceksiniz! 

~Kirpilerden Jeyan İdil Aslan

Arşivde Gezin

Kirpi'yle düşüncelerini paylaş